Eklenme Tarihi: 2008-11-18
Cuma gününün son dakikalarında, yeni bir gezi, yine bir gezi için her zamanki hareket yerimiz ASmerkez'de toplandık. Hareket saatimiz 23:45. Dedesiyle, torunuyla yine her yaştan misafirimiz gezi için yerini almıştı. Bu kez neredeyse hiç gecikmedik ve saat 00:00'da hareket ettik.
Kısaca gezi programından bahsettikten sonra bir ilk yaşandı ve misafirlerimizin uyumasına izin verdik:))
Saat 03:30'da Çanakkale Lapseki'den hareket eden feribota bindik ve Çanakkale Boğazı'nın hırçın sularında Gelibolu'ya doğru yol almaya başladık. Kimi misafirlerimiz otobüste kalıp uyumayı tercih ederlerken, uyku tutmayan kimileri de sert rüzgara rağmen güverteye çıkıp, feribotun dalgalarla boğuşmasını seyrederken korkuyla karışık bir heyecan yaşamayı tercih etti. Kısa bir süre sonra sağ salim Gelibolu'ya yanaştık:))
Gün ışımadan Edirne sınırlarından içeri girdik. Şirin bir kasaba olan Uzunköprü'de kısa bir mola verdik. Tüm dükkanlar kapalıydı ve böyle kalabalık bir grubu sabahın bu saatinde kasabalarında görmeye alışık olmadıkları bakışlarından belli olan birkaç kişi yanımıza gelip ne olduğunu sordu. Gezi için yolda olduğumuzu, burada kısa bir mola verdiğimizi söyledik ve misafirperver yurdum insanı olan amcalarla kısa bir sohbet yaptık.
Ve artık güneş doğmuştu. Tabi biz de acıkmıştık. Meriç Nehri'nin yanındaki kent ormanında, asırlık ağaçlar içerisinde, sarının tüm tonlarında bir sonbahar manzarası ve nefis bir kahvaltı bizleri bekliyordu. Ama açıkçası biz böyle güzel bir kahvaltı beklemiyorduk:)) Kahvaltımızı yaparken bir yandan da sevimli sincapların birer ikişer ortada koşturmasını ve ağaca tırmanmasını izleyebiliyorduk. Gerçekten de hoş ve farklı bir deneyimdi. Kahvaltıdan sonra keyif çaylarımızı da içtik ve kent ormanında müthiş manzaranın içerisine bıraktık kendimizi.
Ve yoğun gezi programı başlıyor! İlk durak Meriç Köprüsü. 263 metre uzunluğuyla Osmanlı mimarisinin seçkin örneklerinden biri olan köprünün, Meriç Nehri üzerindeki yansıması nefes kesiciydi. Bol bol fotoğraf çekip bu anları ölümsüzleştirdik.
Sıradaki durak 2. Bayezid Külliyesi. Son yıllarda müzecilik alanında uluslararası ödüller almış müze görülmeye değerdi. İçinde barındırdığı Darüşşifa bölümünde, akıl hastaları su sesi ve musikiyle tedavi ediliyormuş. Aynı tarihlerde, akıl hastalarının Avrupa'da yakılarak öldürüldüğünü öğrendiğimizde hayretimiz bir kat daha arttı.
Bu müzeden çıkıp, Kasr-ı Adalet binasına dışardan baktık ve hakkında bilgi aldık. En etkileyici olan Seng-i Hürmet ve Seng-i İbret idi.
Ve beklediğimiz an gelmişti. Edirne'nin girişinden beri tüm ihtişamıyla bizlere adeta göz kırpan, Mimar Sinan'ın başyapıtı "Selimiye Camii". Sadece ülkemizin değil, tüm dünyanın sayılı eserlerinden olan, herkesin hayranlıkla ve hayretle izlediği, bugünün teknolojisiyle bile anlaşılması çok zor olan bir mimarlık harikası "Selimiye".
Selimiye'den çıkmıştık, ama henüz etkisinden kurtulamamıştık. Aklımız hala ordaydı. Bazılarımız, serbest zamanda tekrar buraya gelmeyi planlıyordu.
Etnografya Müzesi girişinde müze kartlarımızı da aldık. İslam Eserleri Müzesi ve Selimiye Arastası'nı gezdik.
Ve serbest zaman! Günlerdir insanlara anlata anlata bitiremediğimiz Edirne ciğerini tatma vakti gelmişti. Hiç ciğercinin önünde kuyruk olur muymuş demeyin, biz gördük oluyormuş.
Çaylarımızı da içtikten sonra Eski Cami'nin önünde buluştuk. Selimiye'den tam 161 yıl önce yapılmış ve duvarlarındaki hat süslemeleriyle ünlü cami görülmeye değerdi.
Şimdiki durak "Alipaşa Çarşısı". Birkaç kez yangınlar geçirmiş çarşı, uzunluğuyla diğer kapalı çarşılardan ayrılıyor. Buradan da Edirne'nin meşhur meyve sabunlarından aldık. Hatta bazılarımız yerel bir televizyon kanalına röportaj bile verdi:))
Bir sonraki durak ise Üç Şerefeli Cami. "Selimiye'nin yapısı, Eski Cami'nin yazısı, Üç Şerefeli'nin kapısı" diye anlatılan camilerin sonuncusunu da gezdik.
Badem ezmesi, selanik kurabiyesi, deva-i misk alışverişlerimizi de yaptıktan sonra, güneş batmaya yakın Şükrü Paşa Tabyası'na vardık. Bazılarımız otobüste kalmayı tercih etse de ne kaçırdıklarının farkında değillerdi. Burada da tarih öğretmeni bir mehmetçiğimizin rehberliğinde, Balkan Savaşları'nda Edirne'nin savunulduğu tabyayı gezdik.
Dönüşte ise hava iyice kararmıştı ve karşıda, sınırın öteki yakasında bir yunan kasabasının ışıklarını görebiliyorduk.
Ve İstanbul'a hareket ettik. Yolda, yeni görücüye çıkan "gümletme" oyunu yarışmacılara gayet eğlenceli vakit geçirtti. Kazanan Biber grubu, "Kırmızı Tavuk Kupası"nı almaya hak kazandı.
Saat 21:00 civarı İstanbul Ayaspaşa'daki otelimize ulaştık. Bazılarımız hemen kendini yatağa atıp uyurken, bazılarımız da kendini "uyumayan şehir" İstanbul'un sokaklarına attı.
Ertesi sabah güne iyi bir kahvaltıyla başladık ve otel önünden rehberimizi de alarak Topkapı Sarayı'na hareket ettik.
Rehberimizin anlattıklarını can kulağıyla dinledik ve yaklaşık 3 saat nasıl geçti anlamadık.
Daha sonra Ayasofya ve Yerebatan Sarnıcı'nı gezdik. Rehberimizin akıcı ve dolu dolu anlatımına kapılıp, grubumuza dışarıdan katılanlar da olmuştu:)
Ve mola! İsteyenler Eminönü'ne balık ekmek yemeye, isteyenler de Sultanahmet'e köfte yemeye gitti.
Saat 18:00 civarı Bursa'ya hareket ettik. Dönüş yolunun yarışması ise klasikleşen "çizgi bulmaca" yarışmasıydı. "Gümletme" oyununda hayal kırıklığı yaşayan "ciğerciler" grubu, çizgi bulmacayı kazanarak biraz da olsa moral buldu.
Sorunsuz bir yolculuktan sonra Yalova üzerinden Bursa'ya vardık. Gezi sonunda insanların yüzlerindeki gülümseme ve kurulan yeni dostluklar, her zaman olduğu gibi yine en çok KOBİT ekibini mutlu ediyordu.
760 kere okunmuştur.